30 Mayıs 2011 Pazartesi

uzun işler bunlar...

Murphy`nin Kanunlari;
· Ters gitme olasılığı taşıyan birşey ters gidecektir.
· İşler beklenenden daha uzun zaman alır.
PUHU MODİFİKASYONU: Tamamlanma tarihi ile ilgili beklentilerin planlamada kazandığı ciddiyet arttıkça gecikmede büyür.
· Eğer birşey birden fazla ters gitme olasılığı taşıyorsa size en fazla zararı dokunacak kombinasyon oluşur.
PUHU: Eğer birşey birden fazla ters gitme olasılığı taşıyorsa; size en fazla zararı dokunacak kombinasyonun bilincindeyseniz ve buna karşı tedbirlerinizi aldıysanız, bu tedbirler sizin için daha zararlı bir kombinasyonu gerçekleştirir.
· Eğer bir işte bir terslik olması için x sayıda farklı yol varsa ve siz işe başlamadan önce x sayıda tedbir aldiysaniz x+1 terslik siz işi bitirmek üzere iken ortaya çıkar.
· Olaylar kendi haline bırakıldığında kötüden daha kötüye doğru gider.
PUHU: Kötüden daha kötüye gidecek olaylara yapılan müdahale en kötüye ulaşma hızını arttırır.
· İşinizin tüm aşamalarını planlayıp birinci aşama ile işe başladığınızda, birinci aşamadan önce tamamlanmış olması gereken bir aşama ortaya çıkar.
PUHU: Bu aşama hala plana entegre edilebilir gibi görünür. Bu entegrasyon yanlız tüm planı mahfetmekle kalmaz, ana hedeflerin iptalinide beraberinde getirir.
· Problemlere getirilen Çözümler yeni problemler yaratır.
PUHU: Problemlere getirilen çözümler ilk problemlerden daha kötü problemler getirir.
· Hiç birşey kimsenin bir daha bozamayacağı bir seviyeye dek mükemmelleştirilemez. Çünkü böyle bir seviye yoktur ve aptallar en basit şeyleri bozma konusunda son derece yaratıcıdırlar.
PUHU: Bir şeyi hiç kimsenin bozamayacağı bir seviye ye dek mükemmelleştirmek için nedenli düşünürseniz aptalların da o işi bozmak için yaratıcılıkları o denli artar.
· Doğa hata ve eksikten yanadır.
PUHU: Doğanın hata ve eksik yaratmak için sonsuz kaynağı vardır.
· Doğa olumsuz sonuçları korur ve müdahalesini olumsuz sonuç lehine yapar.
PUHU: Doğa olumlu sonuçları engellemek için vardır.
· Herşey simultanet Sırasız-Düzensiz olarak ters gider.
PUHU: Herşey size hangisinin daha fazla zararı dokunacağına bağlı olarak simultane veya peş peşe ters gider.
· CHRISHOLM MODİFİKASYONU: Bundan daha kötüsü olamaz dediğiniz andan itibaren işler daha kötüye gider.
· Durum iyiye gitmeye başladığında mutlaka unuttuğumuz veya gözden kaçırdığımız bir nokta vardır.
· Hiçbir şey kalıcılık kadar geçici değildir.
· İşinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın, mutlaka sonuçlara modifikasyon getirecek bir amiriniz bulunacaktır.

· MATSH KANUNU: Berbat bir son, sonsuz bir berbatlıklar dizisinden daha iyidir.

· HOOK KANUNU: Aradığınız herhangi bir şeyi son baktığınız yerde bulursunuz.

· GYLME FORMÜLÜ: Başarının sırrı samimiyettir. Bunu taklit ettiğiniz anda başardınız demektir.

· LIERMAN KANUNU: Herkes yalan söyler, fakat bu önemli değildir çünkü kimse dinlemez.

· EVANS VE BJORN KANUNU: Kötü giden şey ne olursa olsun,bunun böyle olacağını bilen biri mutlaka vardır.

· GINSBERG TEOREMİ: Kazanamazsın, berabere kalamazsın, hatta oyunu terk edemezsin.

· O'TOOLE AKSİOMU: Bir çocuk yeterli değildir. İki çocuk çok fazladır.

· MURPHY'NİN ÖĞRENCİLER İÇİN KANUNU: Bir öğretmen öğrencilerin öğretilen dersten başka yapacak işleri olmadığını varsayar.

· PUHU'NUN PARK YERİ BULMA KANUNU: Park etmek için hemen bulup beğenmediğiniz ve park etmediğiniz yerin park edilebilecek tek yer olduğunu fırsat kaçtıktan sonra park etmek için hemen bulup beğenmediğiniz halde park ettiğiniz yerin, park edilebilecek yerlerin en kötüsü olduğunu gideceğiniz binaya ulaştıktan sonra anlarsınız.

· JONES'UN TELEVİZYON KANUNU: Görülmeye değer tek program yayından kaldırılır.
· Tecrübe ihtiyacınız geçtikten sonra edinilir.
· Çekici, güzel ve sizden hoşlanabilecek bir kadınla tanışma olasılığınız;
a- yanınızda karınız varken,
b- yanınızda sizden daha yakışıklı bir arkadaşınız varken,
c- yanınızda sizden daha zengin bir arkadaşınız varken artar.
· Şöhret geçebilir ama unutulmuşluk kalıcıdır.

· CANSIZLIĞIN HAREKETLİLİĞİ YASASI: Bütün cansız cisimler sadece ayaklarınıza dolaşmaya yetecek kadar hareket eder.

· MURPHY'NİN DÜNYA GÖRÜŞÜ: Ne olursa olsun gülümse, çünkü yarin bugünden kötü olacaktir.

· PUHU'NUN DÜNYA GÖRÜŞÜ: Ne olursa olsun ağlama, çünkü göz yaşlarina asıl yarın ihtiyacın olacaktır.

· STENDERUP KANUNU: Ne kadar geride kalırsanız, yetişmek için o kadar çok vaktiniz olur.

· CONNER KANUNU: Gizli kalması gereken belge fotokopi makinasında unutulur.

· HELL KANUNU: Bir kütle suya batırıldığında telefon çalar.
· Zamanı gelmiş bir hata kadar kaçınılmaz hiçbirşey yoktur.
· Gerçek hiçbir problemin çözümü yoktur.

Murphy'nin Altın kuralı:  Altını bulan kuralı koyar.
Herhangi bir cisim kendisine en çok zarar verecek biçimde yere düşecektir. Örnekler:
  • Üzerine yağ sürülmüş bir ekmek diliminin yağlı yüzünün üstüne düşme olasılığı halının değeri ile doğru  orantılıdır.
  • Yere düşecek ilk, belki de tek parça en pahalı parça olacaktır.
  • Eşyalar yere her zaman dik açıyla düşer.
  • Düşürülen her parça avadanlık, atölyenin en ulaşılmaz köşesine dek yuvarlanacaktır. Ve siz onu ararken ayağınıza ilk çarpan şey de o olacaktır.
  • Tezgahtan düşen küçük parçaların bulunma olasılığı parçanın büyüklüğü ile doğru orantılı, sizin işi tamamlama süreniz ile ters orantılıdır.
  • Yere düşürdüğünüz pazar çantası, içinde yumurta olan çantadır.
 Willoughby Yasası
Birine bir makinenin çalışmadığını kanıtlamaya çalışırsanız makine o anda çalışacaktır.
Axwell Yasası
Eğer havayı soluyabiliyor ama suyu içemiyorsanız geri kalmış bir ülkedesinizdir. Oysa suyu içebiliyor ama havayı soluyamıyorsanız kalkınmış bir ülkedesinizdir.
Lofta Yasası
Hiç kimse sizi kendinizi iyi hissettiğiniz zaman terk etmez.
Fant Yasası
Bir eliniz dolu iken diğer elinizle kilitli bir kapıyı açmak zorunda kaldığınızda, anahtar kesinlikle elinizin dolu olduğu taraftaki cebinizdedir.
Monly Kuralı
Mantık, yanlış sonuca özgüveninizi yitirmeden sistematik bir biçimde ulaşma yöntemidir.
Fulton Yasası
Düşen bir nesneyi sakın tutmaya çalışmayın. Bırakın düşsün. Daha az zarar görecektir.
Campbell Yasası
Ne kadar az iş yaparsanız işleriniz o kadar yolunda gider.
Kovac Yasası
Telefonda yanlış bir numara çevirdiğinizde asla meşgul çalmaz.
Anonim Bir Yasa
Beklenmedik bir yerden gelen para beklenmedik bir harcamaya gider.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

en güzellerinden sadece bir tanesi

bu şarkıyı ilk bugün duydum ve çok hoşuma gitti. hemen yazmak istedimm. işte bu yüzden klasik gitarı seviyorum. tek bir gece için bu kadar güzel bir şarkı yazılabilirdi...


let me sing you a waltz
out of nowhere, out of my thoughts
let me sing you a waltz
about this one night stand

you were for me that night
everything i always dreamt of in life
but now you're gone
you are far gone
all the way to your island of rain

it was for you just a one night thing
but you were much more to me
just so you know

i hear rumors about you
about all the bad things you do
but when we were together alone
you didn't seem like a player at all

i don't care what they say
i know what you meant for me that day
i just wanted another try
i just wanted another night
even if it doesn't seem quite right
you meant for me much more
than anyone i've met before

one single night with you little jesse
is worth a thousand with anybody

i have no bitterness, my sweet
i'll never forget this one night thing
even tomorrow, another arms
my heart will stay yours until i die

let me sing you a waltz
out of nowhere, out of my blues
let me sing you a waltz
about this lovely one night stand

bahçemiz

bu yıl bahçemizde baya bir düzenlemeye gittik. gübre aldık, yeni yeni toprak aldık... bir sürü çiçek diktik, yanında da bir sürü böceğimiz oldu tabi. bunun için de ilaç aldık, şimdilik problem yok. çok çalıştık çok ama verimini de aldık :)


gelelim bahçemizde nelerin olduğuna:

çiçekler: sevgililer günü gülü (bu bir çeşitmiş), güller (pembe, kırmızı, beyaz, lila, sarı), beyaz zambak, leylak, hercai menekşeleri (sarı, bordo, eflatun), aslanağızları (beyaz, pembe, kırmızı, bordo), dalyeler (koyu yavruağzı, bordo, pembe), bodrum papatyası (beyaz), yonca çiçeği (pembe), sardunya (kırmızı, beyaz, pembe), petunya (ebruli, beyaz, mor, pembe),  bahçe gülü (sarı, turuncu), karanfil (pembe, beyaz, fuşya), ateş çiçeği (kırmızı), şebboy (mor, pembe), izmir gülü (vardı, artık yok).




otlar: nane, kekik, mercan köşk otu, adaçayı, biberiye.



sebzeler: biber, salatalık, kabak, börülce, domates, bamya.



mevsimi geçenler: bakla, pazı, tere, maydonoz, roka, dereotu.

meyveler ve ağaçlar: çilek, yer elması, kayısı, limon, incir, erik, armut, nar, ceviz, zeytin, üzüm


işte bu kadar :)








26 Mayıs 2011 Perşembe

benign summer light eruption

from vikipedia:


Benign summer light eruption is a cutaneous condition, and a name used in continental Europe, and particularly France, to describe a clinically short-lived, itchy, papular eruption particularly affecting young women after several hours of sunbathing at the beginning of summer or on sunny vacations.

---
3 questions to an expert

For major light eruptions, I prescribe synthetic antimalarial drugs

Dr L., Dermatologist, Paris, France

The most common manifestation of sun allergies is benign summer light eruption. It is characterised by an outbreak of red papules (spots) on sunny days. It affects nearly 10% of adults. Dermatologists therefore often encounter this problem in their patients.



What is the profile of patients who come to see you with symptoms of summer light eruption?

Quite often they are women between the ages of 15 and 35.
They do not necessarily come in the summer, despite the name of the condition. A skiing trip or a few hours at an outdoor café in the spring can trigger the appearance of small, red spots that are often slightly raised; these unattractive bumps can occur on the neckline, forearms and legs. If sun exposure persists, skin grows accustomed and these manifestations disappear.

Is there a way to prevent summer light eruption?

It starts all of a sudden without any triggering factor whatsoever, save for sun exposure.
Once the light eruption has occurred, it will systematically recur when sun exposure begins. I therefore recommend that my patients, especially those who have sensitive skin, use an effective sun protection product that filters both UVB and UVA rays.

Are there medicines that can prevent the appearance of light eruption?

I readily use dietary supplements that contain beta carotene, selenium and probiotics;
these should be taken one month before initial sun exposure and throughout the duration of exposure. For major light eruptions, I prescribe a course of syntheticantimalarial drugs to begin 10 days before initial sun exposure. I am less likely to use phototherapy, which consists of a few sessions of ultraviolet radiation before initial sun exposure, because I do not want to compound UV exposure in my patients

http://www.laroche-posay.com/article/intolerance-solaire/a459.aspx
.


no pain, no gain

5 mayıs gripin konseri: konserden bahsetmek istemiyorum uzun uzun ama bildiğim tek şey: konserde bana bir şey olduğudur. sanırım mantığımı yine alt etti duygusallığım. rüyalarım bile bana aynı şeyi söylüyor. hep kaydedeyim diyorum ama olmuyor işte. bu yüzden bugün gördüğüm rüyada bile aynı şey geçerliydi: aç tavuk rüyasında darı görürmüş :) eski neşemi, eski gülüşlerimi hatırlıyorum da herkes ne kadar da neşeli olduğum konusunda hemfikirdi. neyse ki belki 12 mayıs hemşirelik balosunda bunu tekrar kazanabilirim.




edit: iki gün önce alçım çıktı, vs (bunu istatistik olsun diye yazdım) ama yine duydusal bir zamanda yağmur yağdığı bir sırada yazıyorum. hava sıcak aslında. şakır şakır yağmur yağıyorsa da ben balkonda körfez ışıklarıyla gripin dinliyorum:
"zaten ıslağım boğazın ortasında
yaşlarım gizleniyor damlalarında
durma, yağmur durma"

ne zaman kendimi kötü hissetsem yazmak ve ağlamak istiyorum. işe gitmek istiyorum artık. zindanda gibi hissetmeye başladım yeniden.
"cilalanıyor ruhum istanbul sağnağında
damlalar karışmış elmacıklarıma
durma, yağmur durma"

film izlemekten de sıkılmaya başladım sanırım, kitap okumaktan da. neden geçmişte yaşayayım ki? confused :s

"okunmuyor artık adı yıldızlarda
ayrılık yazıyor arkası yarınlarda
sorma bana, sen de onu sorma"

keşke her şey daha güzel olsaydı demek istiyorum ama yaşamam gereken gün, bugün. ve ben önüme bakmalıyım. artık geçmişe bakmak yok. evde geçen üç buçuk ayda sabrı öğrendim, ve beklemeyi. bunları kullanmazsam ne anlamı kaldı geçirdiğim bu sürenin. öğrenmeye de devam ediyorum.
"sorma, sorma doldur boğaziçini
sen doldur ben içerim efkarımla kana kana
durma, durma doldur boğaziçini
sen doldur ben içerim yalanlara kana kana
durma, canım cayır cayır yanıyor
söndür yalvarırım durma n'olur durma"

bir arkadaşım: "hayat ufak tefek şeylere takılacak kadar lüks değil" demişti ya çok doğru söylemiş. bu yüzden aldığım kararda sabit duruyorum, acı verse de... bunu başarıyor olmanın verdiği his daha da güçlendiriyor beni. bu yüzden üzülmüyorum. sadece acı çekiyorum.
"durma, yağmur durma
sorma, sen de onu sorma"

12 Mayıs 2011 Perşembe

hemşireler günü

bugün hemşireler günü. ve ben buraya neden hemşire olduğumu, aslında okul sürecinin çok sıkıcı geçtiğini, hemşireliği sırf açıkta kalmamak için tercih ettiğimi yazmayacağım. orası uzuun bir hikaye. şimdi bilinmesi gereken işimi sevdiğimi, zor da olsa bunun beni mutlu ettiğidir. buradan çıkarılması gereken şey ise fiziksel, çevresel ve psikolojik şartlar ne kadar yorucu da olsa bundan duyduğum manevi hazdır. insanlara yardım etmeyi seviyorum. bunda elbette ki ekibimin çok büyük katkısı var. çalıştığım departmanın da bunda katkısı olmuştur. önemli olan çalıştığım ekiptekilerin bir "iletişim"e sahip olmaları. yoksa işim gerçekten olduğundan daha zor olabilirdi. bu yüzden hepsine ayrı teşekkür etmem gerek yarın. (hemşirelik balosuna gidiyorum da!)

bu yüzden buraya yılın sözü olarak ekibimdeki bir arkadaşın hasta başı laflarından birini yazmalıyım:

"her gün seve seve yapacağın bir işin, akşam eve koşa koşa gideceğin bir eşin olsun." *

*henüz bir eşim yok ama koşarak gittiğim bir işim var :)

meryem ana'daki dileklerden birisi/efes

11 Mayıs 2011 Çarşamba

historia de un amor



bu şarkıyı ilk cordelio'dan duymuştum. o zamanlar pek ilgim yoktu ne yalan söyleyeyim :) sonraları başka bir arkadaşımla bu şarkı hakkında epey konuşma fırsatı bulduğumda bir çok farklı versiyonunun olduğunu öğrendim. işte o zaman bana buddha bar versiyonunu dinlettiğinde cordelio'nun bu takıntısını anladım. herkes farklı versiyonunu dinleyip farklı hazlar alsa da dinlerken, benim için en huzur veren şarkı olduğuna karar verdim-bu versiyon için geçerli olsa da!

bu yüzden bu şarkının burada eksik olmasına dayanamadım. her dinleyişimde mest olayım istedim hayatın güzelliğinden ve aşkların güzel yanlarından...

bu bir ayrılık ya da terkediliş şarkısı değil, geleceğe dair beslenen umutların acısı. insan umutlanırken içi de acır mı? insan umutluyken acı çeker mi? mutlu olmalı ama insan, hüzünlü değil. ama iyi şeylere dair özlem acıtır canını insanın. "artık yeter" ritminde söylendiğinde ancak bu kadar güzel, sürekli dinlenebilen ve hüzünlü ama umutlu olabilir bir şarkı. bu bizim şarkımız: içimizde yerleşmiş, ruhumuzun savunma hücreleriyle küçülmeye çalışan bir enfeksiyonla baş etme şarkısı...

10 Mayıs 2011 Salı

güneş kremi yoğunluğunda puff puff steroidler

astım ne manyak bir hastalıktır ki beni bulmuş: böle akıllı ve güzel. sarışın da değilim ama... şimdi size biraz astımın patofizyolojisiyle ilgili bilgiler vericem. sonra neden böyle fıs fıs ismail gibi dolaştığımı ve neden antihistaminik kullandığımı ve belki başka bir yazıda polimorf ışık erüpsiyonundan da bahsederim ve neden baharın son ayından itibaren kışa kadar sürekli güneş kremi kullanmak zorunda olduğumdan da.. atopik bünye ile başlamak sanırım en akıllıcası ama şimdi biraz house izlemeli ve biraz da ufukcel ile konuşmalıyım- o bir prens unutmayalım :) sonra bi ara paylaşıcam, araştırma yapmalıyım. don't worry and follow me!

şimdi atopik bünye ile başlayalım madem: atopik bünye demek kısaca çeşitli polenlere, ev tozlarına, kalorifer böceklerine, zeytin dalına vs kısacası bahar aylarında uçuşan her şeye ve ev hayatına alerjisi olmak demek. ben de diyordum neden evde durmak bana çok boğucu geliyor! meğer cidden alerjim varmış! özellikle bahar aylarında burun akıntısı, geniz akıntısı, farenjit, hafif üst solunum yolu enfeksiyonu ve nezle gibi şikayetler hep atopik bünyenin bir işaretidir ve antihistaminik (yani alerjiye neden olan histamine karşı) ilaçlarla tedavi edilir. çünkü alerjen maddelerle histamin salgısı tetiklenir ve enflamasyona sebep olarak bu semptomlar görülür. genelde mevsimlik işçi gibi çalışırlar (alerjenler mevsim dönümlerinde ortaya çıkar) bu yüzden buna mevsimsel alerjik rinit deriz. işte benim de mevsimsel alerjik rinitim var. ayrıca testleri yapılamayan bazı kimyasal maddelere de. işte bu da nefes almada güçlük yaratıyor bazen ve bu da alerjik astıma çevirebiliyor.

bu noktada anlayacağınız gibi size alerjik astımdan astım nedirden bahsedeyim. astım öncelikle kronik bir hastalıktır. genetiktir ve çevresel faktörlerle tetiklenir. genetik bir yatkınlık söz konusu olmasa da geçirilmiş zatürre, bronşit gibi etkenlerden tetiklenebiliyor. yani tam sebebi bilinmiyor. şöyle açıklamaya çalışayım. örneğin çamaşır suyu temizlik yaparken bazılarımızda nefes darlığı yapmaz, ama astımlı kişilerde çamaşır suyunu tabir caizse "koklatmak" bile ciğerlerde kimyasala karşı hemen bir enflamasyon başlatır. bu enflamasyon ise hava yollarının daralmasına ve literatürde episodik dispne diye geçen nöbet şeklindeki nefes darlığına neden olur. bu nefes darlığına öksürük krizleri eşlik eder. öksürme derin bir nefes ile başlar. dolayısıyla bu işlem hava kapasitesi azalmış akciğerlere daha çok havanın girmesini sağlar. aynı zamanda alınan nefesin kuvvetlice dışarı verilmesiyle akciğerlere girmeye çalışan yabancı cismin (kimyasal gazların) atılmasını refleks olarak sağlamış olur. buradaki enflamasyonu dindirmenin iki yolu var: birincisi derhal ortamdan uzaklaşmak ki bunu hiç sağlayamayabiliyoruz, ikincisi ise verilen inhaleri kullanmak. sterodilerin enflamasyon baskılayıcı özelliklerinden yararlanıyoruz. elbette ki kullanılan inhalerlerdeki dozlar mikrogram ölçüsünde olduğundan yan etkileri de geç ortaya çıkıyor. belki 10-15-20 yıl sonra.

bana gelirsek bir hafta boyunca günde iki kez penisilin yemekle büyük çoğunluğunu atlattığım sinüzit, bundan bağımsız bir zamanda bir hafta ateşler içinde yattığım bir bronşit öyküm var. küçüklükten hafif alerji gösterdiğim yani gözlerimin yaşardığı vs zamanlar olduğunu hatırlıyorum. çocukluğumun geçtiği ankarada değil ama ergenlikten itibaren yaşadığım izmirde çok tetiklendiğini düşünüyorum. kolay kolay hasta olmadım, bir kere de bir kaç yıl önce üç haftaya yakın grip olduğumu biliyorum, hepsi bu. yani izmir'in dağlarında çiçekler açar..

 izmir güzel memleket ama fazla alerjen sanırım. yine böyle kollarımın bacaklarımın her bi yerimin kaşındığı bir dönemde alerji testine gittim ve semptomların azaldığı bir zamanda teste tabi tutuldum. o zamanlar alerjin yok dediler. meğer şimdi adını öğreniyorum: polimorf ışık erüpsiyonu mudur nedir öyle bişi varmış bende. neyse işyerinde çalışırken bi gece yine rutin olarak zemini ve kullanılan tüm araç gereçleri 1/9 çamaşır suyuyla sildiler. neredeyse saf çamaşır suyuyla.. o kadar kötü kokuyordu ki nefes alamadım! sanki böyle bir dispnem var gibiydi. gece çok rahatsız edici değildi ama bir problem olduğunu hissettiğimden ertesi gün doktora gittim sabahtan ve solunum fonksiyon testi yapıldı. sft sonrasında baktılar ki akciğer kapasitem biraz düşük (fev1) olduğundan reversibilite testine tabi oldum. bu test bronkodilatör (bronşları açan) ilaçla sft'nin tekrar edilmesinden oluşuyor. ikisinin karşılaştırmasında fev1 arasındaki değerler eğer 200den yüksek çıkarsa astım tanısı konuyor. ciğerlerinizi biraz yoran ama rahat bir test, ne de olsa inhaler alıyorsunuz. ama daha özel bir test olan bronş provakasyon testi var ki hiç sormayın. onda da ciğerlerinizi daraltan bir ilaç kullanıyorsunuz ve ona göre düşen değerleriniz vs değerlendiriliyor. sürekli öksürmenize neden olan bu testte benimki negatif çıktı. pozitif olsaydı kesin astım denilecekti. negatif çıkmasının sebebi sanırım benim durumumun alerjik olmasından yani belki de bu sıkışmamın ilk defa olmasından kaynaklanıyordur kim bilir!

önemli olan doktorumun bana symbicort inhaler yazmış olmasıydı. artık astım hastasıymışım. sigarayı bırakmam gerekiyormuş ama ilaçlarımı düzenli kullanayım bir müddet sonra belki hiç ilaç kullanmayan astım hastası olabilirmişim vs vs. heyet raporu da çıkardılar bana. alerji testlerinden vs geçtim ve ev tozları, zeytin ağacının tozları, hamam böceği kalorifer böceği gibi bir çok şey pozitif. tabi maruz kaldığım kimyasallarla bir test yapılamıyor. neyse 13.10.2010'dan beri astımlıyım. bu bahar salya sümük geçti ama iyi ki ilaçlar var. bu yüzden blogun adını sümüklü prenses aldım- biraz da evet izmirliler bilir "izmir burnu akan pas içinde bir çocuk"a benzetildi, buna atfen alındı.

şimdi konumuza geri dönelim: size atopik bünye, astım ve alerjiden bahsettim az biraz. sıra polimorf ışık erüpsiyonunda. bunun için ara veriyorum. cici bilgilerle döneceğim.

8 Mayıs 2011 Pazar

anneler günü

bugün anneler günü, sabah erken kalkıp ona kahvaltı hazırlamak çiçeklerle günaydın demek isterdim ama maalesef yine geç kalktım. ama anneciğimin ellerinden öptüm, anneler gününü kutladım.

son bir kaç gündür ayağımda bir ağrı vardı. doktoru arayıp aramamakta kararsızdım ama bugün babama bahsettim normalde de ağrıyor, deyince doktorunu ara dedi. ben de aradım dedim bir iki gündür üstüne basınca da ağrıyor, otururken dinlenirken de ağrıyor.. yarın öğleden sonra kontrole çağırdı. ohh dedim, içim ferahladı.

aklımda bir şarkı:
"zor geliyor,
bitirmek başlamaktan
barışmak savaşmaktan

zor geliyor
bildiklerim yalanlardan
ağır geliyor...

terk edip gitmek kolay 
alışkanlık kalır sadece geriye
ve bir tek o koyar

yeniden sevmek kolay
başından başlamak gerekir her şeye 

ve bir tek o yorar"

bir de anneler günü de böyle geçiyor...
bir ara bilinçaltıma inmem gerekiyor sanırım :)


anneciğim seni çook seviyoruz. muck muck

3 Mayıs 2011 Salı

anneler günü hazırlığı

anne kavramı hepimizde bir takım çağrışımlar yapıyor elbette. anne diye sorsan herkesten hemen hemen aynı cevapları alırız: dokuz ay bütün sıkıntılarıyla bizi karnında taşıyan, özellikle ilk altı ay her iki saate bir gece gündüz demeden bizi doyaran, sürekli uykusuz kalan, ilk dişimizde bize diş kaşıyıcı alan, ilk adımımızı ve ilk anne kelimemizi sabırla ve yine büyük bir heyecanla bekleyen, hastalandığımızda bizimle ağlayan, her gülüşümüzde bizimle gülen, vs vs belki de en önemlisi: bize karakterimizi, kişiliğimizi verendir anne. herkesin sırt döndüğünde omzunda ağlayabildiğin iki kişiden biridir anne. diğeri de elbette babadır :) hani ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar diye atalar boşuna söylememiş.

işte yine bir annelerin değerini anma gününden önce alışverişe çıktık biz de. babam, kardeşim ve ben... bornova forumu didik didik ettik. ve sonunda ona çatal bıçak takımı ve iki tane tefal tava aldık. biraz masraflı oldu bana [neyseki burası bir günlük :)) ] ama değeceğine emindik üçümüz de.

alışveriş sonu kocaman iki paketle eve döndüğümüzde annem bir odada oturuyordu. işine dalmış bizi bile görmüyordu :) babam önden gidip hediye paketlerini elinden düşürmeden oturma odasına doğru  hızla yol alırken biz de daha kapıdan anneee anneee diye bağırmaya başladık. sesimiz çok coşkuluydu. sonunda annem babamın getirdiği kutulara "bunlar da nesi?" gibi bir yüz ifadesiyle bakarken biz hemen kocaman büyük bir coşkuyla "anneler günün kutlu olsun anneee" diye kucağına atladık :)

kısa bir süre şaşkınlıktan küçük dilini yutan anneme aç aç diye tezahürat yaptık. annem şaşkınlığını üstünden atamıyordu bir türlü :) paketleri açarken o kadar duygulanmıştı ki ağlamaya bize tekrar sarılmaya başladı. hala hiç bir şey diyemiyordu teşekkür etmekten başka. onu uzun zamandır böyle sevinçli ve duygulu görmemiştim. ben de onun bu haline pek dayanamadım, hemen gözlerim sulandı hehe:) aynı şekilde babamın da. annem bize teşekkür ederken diyordum ki "babama sarıl bak o takımı babam aldı". annem babama bir sarılıyor ben zannettim orada ikisi de ağlayacak ve ebediyete kadar öyle kalacak :)

gerçekten hiç beklemiyordu. evet ona tefal tava sözüm vardı ve o bunu dile getirdi zaten "ben sizin hediye alacağınızı düşünmemiştim, belki tavamı almış olabilirdiniz ama diğeri gerçekten çok büyük sürpriz oldu"

biraz erken kutladık ama olsun :) sevinç gözyaşlarını görmek her şeye değerdi.

canım annemmm, seni ve ailemi çok seviyorum. bu yazımı da sana ithaf ediyorum. anneler günün kutlu olsun. pazar gününe dışarıda bir kahvaltıyı hakettin :))

çekik gözlü olmak ve yeryüzüyle savaş

annem hep derdi "kır kıçını otur oturduğun yerde, çok gezme" diye. işte yine öyle bir günde yani tam da sevgililer günüydü. nöbete gidecektim. erken kalktım nedense. başıma gelecek varmış, anlamalıydım. :) sevgilim yok diye özellikle 14 şubat gecesi sevgilisi olan arkadaşlarım nöbetlerde zebil olmasın diye nöbet tutacaktım-kendi isteğimle. arkadaşlara da söz verdim şu meşhur ağlayan kekimi yapacak hep beraber yiyerek ağlayacaktık (nöbettekiler özellikle sevgilisi olmayanlardan seçilmişti).ta ki..

ta ki bir yandan atiye'nin batum adlı şarkısını dinlerken bir yandan da kardeşimle şakalaşırken hoplaya zıplaya odama gitmemle bir her şey oldu. neler gelmedi ki başıma. kimin ahını aldım diye düşünüyorum :)

işte tam odanın önünde birden kardeşime bakmak istedim arkamı dönüp... ne olsun? ayağımı burktum :) o zaman da böyle gülüyordum. inanılmaz bir acısı varmış. ben ömrümde böyle keskin bir acı tatmadım fiziksel olarak-kardeşimle bir kaç yıl önce parmağımı çıkardığında ona benzer bir acı vardı evet, şimdi hatırladım. ayağımı kıpırdatamıyorum, sağa sola yürüyemiyorum, ağlamak istiyorum hatta tüm mahalleyi ayağa kaldırabilecek kadar çığlık atmak istiyorum ama yapamıyorum. üstüne bir de kendi kendime  "yapma bak böyle, insan ayağı burkulunca da böyle ağlamak ister mi? ne kadar dayanıksızsın! insan biraz güçlü olur!" diyorum. ama çektiğim acı dayanılmazdı. sanki kemiklerimi kırıyorlardı!

hemen mutfağa geldim ve sorumlumu aradım. dedim "ben bir yaramazlık yaptım :) ve ayağımı burktum".  sorumlum da bana dedi ki "hangi ayağını burktun?".  dedim "sol". sorumlum da dedi ki bana "gel sen buraya ben senin diğer ayağını da burkucam:)" ben tabi bir yandan ayağıma buz uyguluyorum ve elevasyona alıyorum.

sonrasında hemen babamı aradım, geldi ve bir haftalık rapor almak için ege acile gittik. ben bir yandan bu akşama kızlarla bir arada birlikte olamayacağım için üzülürken bir yandan da şişen ayağıma bakıyorum ve araya tanıdık dr hemşire girmesi için elimden geleni yapıyorum. o kadar torpile rağmen yaklaşık iki saat acilde sıra bekledikten sonra benimle ilgilenecek bir doktor buluyorum. ayağımın grafisi çekildi ve doktor acı haberi verdi: "kırık bu yaa!"  "yok yaa!!" dedim. görmeden inanmam ki ben bir şeye. grafiyi gösterdi ve feci bir kırığımın olduğunu gördüm. şaka olduğunu düşünüyorum tabi ben hala. yok canım diye inkar aşamasına geçince doktorum ayağımı atele almamız gerektiğini ödemin böyle ineceğini söyledi. bu sırada ben hala işin geyiğindeyim ama: bu sevgililer gününde şeytanın bacağını kıracağıma kendi bacağımı kırdım...

öyle böyle yarı ciddi yarı şaka eğlenerek işlemleri bitirdik ve eve geldik. gülüyorum eve gelince bile ama sinirlerim bozulmuş ne yapayım. bir yandan işten ayrı kaldığıma sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. babam da "gül sen gül dedi" durdu. adamın içine doğmuş olmalı ki sonradan çok ağladım :)

 gelenler gidenler arayıp soranlar... ilk iki hafta eğlenceli bile sayılabilirdi. ne çok akrabamız beni ne çok seven insan varmış diye düşündüm. getirilen sütler, meyve suları.. ooohh dedim. ayağa kalkamıyorum, ve bu durum çok lehime işledi: hiç bir ev işi yapmıyorum, her şey elime veriliyor, ayağıma getiriliyor.. prensesler gibiydim. tabi atelle duş alması çok sorun oluyor ama idare ediyordum. bu prensesliğimi bozamaz yani!

 atel on gün kadar kaldıktan sonra kontrole gittik. ödem inmişti ama başka bir problem vardı: ameliyat! duyunca çıldırdım. bir sürü prosedürü içeriyordu ve en önemlisi de operatörün bana yaklaşımıydı. beni bir insan olarak değil sanki iş olarak görüyordu. yapacak başka bir şey de yoktu. ertesi gün hastaneye yatacak ve ameliyat olacaktım. sonra oradan çıkınca eşyalarımı toplamaya bizim hastaneye gittik. gelmişken dedim ki bir de bizim doktorlara görünelim. doktora göründüm ve canım doktorum ayağımı alçıya aldı :)) her şey tekrar yolunda gitmeye başlamıştı sanki.

sonraki haftalardaysa işin rengi değişti. arayan aradı soran sordu ve ben evde tek başıma kalmaya başladım. canım sıkılmaya başladı. dizi/film alışkanlığım olmadığı için tv izlemiyordum. kitap okuma alışkanlığım sadece nöbetlerde olduğu için onu istemiyordum. ne bileyim müzik dinlemek ya da internete girmek bile istemiyordum. sadece sürekli yemek ve sigara içmek istiyordum. durup durduk yere ağlamaya bile başlamıştım! evet işin rengi "gezmeye gitmek istiyorum yürümek istiyorum ben bir kaç ay eve böyle tıkılıp kalamam"a dönmüştü. tanrım sen ne yücesin ki bana pırıl pırıl bir psikolog arkadaş vermişsin :) onunla ve bir diğeriyle konuşmak iyi geliyordu. zamanla bunu da çözdüm.

sonra üds ye çalışmaya başladım, alese çalışmaya başladım.. her şey yoluna girdi.. üdsden 55aldım ama olsun. alese ise hiç giremedim çünkü merdiven çıkamıyordum. :) ona da olsun! ruh sağlığımdan önemli değil ya!

haftalar haftaları kovaladı ve sonunda alçımın çıkacağı gün geldi, harika!!! artık yürüyebileceğim diye sevinçten havalara uçuyorumm.... hastaneye gittik film çekildi ama ne olsun? daha ne olsun?? iyileşmediğini gördük benim moralim yine bozuldu. doktorun bekleyelim iki hafta sonra gel çağrısına artık ben dayanamadım zırıl zırıl eve varıncaya kadar kesintisiz iki saat ağladım. sonra bu moral bozuluğuma babamın "seni çiçekli köye götüreyim seni oraya buraya götüreyim gezdireyim" demesi bile iyi gelmedi. işte bu aşamada birden fikir değiştirip "hadi başka bir hastaneye gidiyoruz, kalkın!" dedim. çaresiz ailem de sağolsun hep destek oldular, beni trafik hastanesine götürdüler. gittik, yine filmler çekildi vs vs...  doktor "çok kötü kırmışsın, hiç iyileşme dokusu yok, sen iki gün sonra şu doktorların birine muayeneye gel" dedi.

ah tanrım! ne çilem vardı çekilecek? hangi günahın bedeli bu?

randevu günü doktora muayene olduk. dedi ameliyat. kaçamadım bu sefer ne yapayım :) iki gün sonra ameliyat için sözleştik. ameliyat günü geldi, bir güzel ameliyatımızı da olduk ve bu günleri de gördük :) doktorlarımdan hemşirelerimden personelimden çok memnun kaldım gerçekten. ilk hafta çok ağrılı geçse de artık iyileşecektim. inanıyorum! ameliyatta öğrendiğim bir acı gerçek vardı: çok parçalı bir kırık, filme yansımayan çatlaklar ve bol kırık parçaları... doktorum da ameliyatta skopi denilen bir aletle gerçekleştirmiş ameliyatımı. ne güzel... yani bu "aldığım radyasyon japonyayı geçti, dünya biz çekik gözlüleri istemiyor!" demek. :)

velhasıl kelam, operasyon başarılıydı. aradan aylar geçti ve ben artık yürüyebiliyor düzeye geldim. bu acıklı unutamayacağım deneyimi de ilk bloglarım arasına girmesine karar verdim. sağlık personeli olmanın en kötü yönü ise konuştuğunuz her şeyin sağlıkla ilgisi olması sanırım. bir günlük gibi açtığım bu blogu da umarım sağlıklı bir şekilde sürdürebilirim. :)

zor olan

çöllerde kaybolduğun zaman, bir çocuk gibi korkuyorsan,
ve ölüm dosdoğru bakarken gözlerine,
her yanın yanmış gibi acıyorsa eğer,
Hoyle: "çıkar silahını ve vur kendini" der,
ama gerçek insan sonuna kadar savaşır,
kendini yok etmek ona yasaktır.
açlıkta ve kederde ne kolaydır vazgeçmek,
zorluklardan güç almak, işte budur zor olan.
oyundan sıkıldım artık demek, "utanç vericidir bu".
gençsin, cesursun, akıllısın.
"işin başındasın" biliyorum ama söyleme sakın,
canlan artık, en iyisini yap ve savaş.
yılmadan uğraşmaktır seni kazandıracak olan.
öyleyse kolaya kaçma dostum!
topla cesareti, ne kolaydır terketmek.
başını dik tutmak, işte budur zor olan.
yenildiğini haykırmak ve gitmek ağır ağır, kolaydır.
ama savaşmak, umut gözden uzaktayken,
en iyisi budur işte, tüm oyunların içinde!
her zorlu aşamadan çıktığın zaman,
yorulmuş, yenik düşmüş ve yıpranmış da olsan,
bir daha dene, ne kolaydır ölmek,
yaşamayı sürdürmek, işte budur zor olan.

aşk ve inkisar

1
Ah sen yaprak gözlü çiçek bakışlı kız
baharın bin bir gülünden bir tanesi
seni gördüm sende fecri gördüm
nice fecr öncesi seni düşümde gördüm
senin gülüşünde gördüm özlediğim baharı
ve nicedir beklediğim şafağı gördüm

Ah sen su edalı yağmur yürüyüşlü kız
gelincik kadar titrek, nilüfer kadar sakin
deniz kadar masum, kumsal kadar şuh
sesin ırmak şırıltısı, kokun bahar rüzgarı
ummuştum ki yunayım senin pak ikliminde
arınayım zift karası günahlarımdan
ummuştum ki senin caziben tutsun
bu serseri yıldızı yörüngelerde

Ah sen kozasını bozmamış ipek böceği
kanadı ıslanmamış narin kelebek
bir atlas cennet taşırsın gömleğinde
fistanın kitaptan ayetler okur
kıvrımları şeytanın maiyyetinde
gözlerin sanki tuba tohumu
cehenneme çağıran dudaklarındır
caiz mi cennette yalnız yolculuk
beni bırakıp da araf gününde
reva mı buseni benden saklayıp
istihza bırakmak anı olarak

2
Ben örümcek sabrında beklerken seni
yolun geçmedi ağlarımdan hiç
her köşe başında seni gözledim
seni yaşadım ölümlerimde
hep seni anlattım loş odalara
buzlu ve karanlık yurt akşamlarında
metro duraklarından yardım dilendim
seni saklar olmuştu bulvarlar
nefret eder oldum arabalardan
ki sen binerdin ve kaybolurdun

Boşluğa germişim yine okumu
talih perilerine küfretmekteyim

3
Sende saklı sanırdım bu bilmecenin
yıllardır aradığım püf noktasını
tenini gözümden saklayan kumaş
hilkatin sırlarını taşır gibiydi
yer yer o kumaşı geren bedenin
firdevsin rüyama düşen remziydi
gelişlerin defterin sağdan verilişi
her gidişin sanki sırattan düşmek
hitabın gönlüme bahar muştusu
sitemin bağrıma basar cemreler
farkında olsaydın bir lahza keşke
titretirken iremden şehirlerimi

Sıtma tadında depremlerinle
kanadı çırpma güzel kelebek
fırtına sende değil bende kopacak

Beatrice olabilirdin Margaret oldun
zamana lanetim senin yüzünden.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

alengirli şiir

ben seni severim sevmesine de toplum buna hazır değil

nükleer denemeler kyoto sözleşmesi küresel ısınma falan.

belki sen çok küçüksün belki benim ruhum ölü

biraz nietzsche biraz kant kafan karışmış belki

parlıament'i de bozdular tutunacak dalımız mı kaldı?

pavyonda tanıdığım bilge bir pezevenk vardı!

kötü kitaplar okumak kötü yaşamak gibidir derdi.

iyi kitaplar okudum bir boka yaramadı..


ben seni severim aslında da düzenim bozulur diye korkuyorum

durduk yere başımıza saçma sapan bir aşk çıkar

sinemaya gitmeye ele ele tutuşmaya falan kalkarız

işin yoksa çiçek al, saç tara, parfüm sık.

küsmesi, barışması, ayılması, bayılması

hatta eninde sonunda kaçınılmaz ayrılması

meyhanede tanıdığım gerzek bir filozof vardı!

güzel kadınlar insanın ömrünü uzatır derdi.

bir sürü güzel kadın girdi hayatıma

hepsi ağzıma sıçtı..


ben seni severim belki de rabbim buna hazır değil.

her şeyin güzelini sever o ideal birliktelikler ister

seninle benim yan yana oturacağımız çekyata

ne ilahi adalet sığar ne de diyalektik..

içime çöreklenmiş sığ bir sığır var benim.

ben seni severim sevmesine de

iş çıkarmasana şimdi ne gerek var güzelim..

m.ünlü