annem hep derdi "kır kıçını otur oturduğun yerde, çok gezme" diye. işte yine öyle bir günde yani tam da sevgililer günüydü. nöbete gidecektim. erken kalktım nedense. başıma gelecek varmış, anlamalıydım. :) sevgilim yok diye özellikle 14 şubat gecesi sevgilisi olan arkadaşlarım nöbetlerde zebil olmasın diye nöbet tutacaktım-kendi isteğimle. arkadaşlara da söz verdim şu meşhur ağlayan kekimi yapacak hep beraber yiyerek ağlayacaktık (nöbettekiler özellikle sevgilisi olmayanlardan seçilmişti).ta ki..
ta ki bir yandan atiye'nin batum adlı şarkısını dinlerken bir yandan da kardeşimle şakalaşırken hoplaya zıplaya odama gitmemle bir her şey oldu. neler gelmedi ki başıma. kimin ahını aldım diye düşünüyorum :)
işte tam odanın önünde birden kardeşime bakmak istedim arkamı dönüp... ne olsun? ayağımı burktum :) o zaman da böyle gülüyordum. inanılmaz bir acısı varmış. ben ömrümde böyle keskin bir acı tatmadım fiziksel olarak-kardeşimle bir kaç yıl önce parmağımı çıkardığında ona benzer bir acı vardı evet, şimdi hatırladım. ayağımı kıpırdatamıyorum, sağa sola yürüyemiyorum, ağlamak istiyorum hatta tüm mahalleyi ayağa kaldırabilecek kadar çığlık atmak istiyorum ama yapamıyorum. üstüne bir de kendi kendime "yapma bak böyle, insan ayağı burkulunca da böyle ağlamak ister mi? ne kadar dayanıksızsın! insan biraz güçlü olur!" diyorum. ama çektiğim acı dayanılmazdı. sanki kemiklerimi kırıyorlardı!
hemen mutfağa geldim ve sorumlumu aradım. dedim "ben bir yaramazlık yaptım :) ve ayağımı burktum". sorumlum da bana dedi ki "hangi ayağını burktun?". dedim "sol". sorumlum da dedi ki bana "gel sen buraya ben senin diğer ayağını da burkucam:)" ben tabi bir yandan ayağıma buz uyguluyorum ve elevasyona alıyorum.
sonrasında hemen babamı aradım, geldi ve bir haftalık rapor almak için ege acile gittik. ben bir yandan bu akşama kızlarla bir arada birlikte olamayacağım için üzülürken bir yandan da şişen ayağıma bakıyorum ve araya tanıdık dr hemşire girmesi için elimden geleni yapıyorum. o kadar torpile rağmen yaklaşık iki saat acilde sıra bekledikten sonra benimle ilgilenecek bir doktor buluyorum. ayağımın grafisi çekildi ve doktor acı haberi verdi: "kırık bu yaa!" "yok yaa!!" dedim. görmeden inanmam ki ben bir şeye. grafiyi gösterdi ve feci bir kırığımın olduğunu gördüm. şaka olduğunu düşünüyorum tabi ben hala. yok canım diye inkar aşamasına geçince doktorum ayağımı atele almamız gerektiğini ödemin böyle ineceğini söyledi. bu sırada ben hala işin geyiğindeyim ama: bu sevgililer gününde şeytanın bacağını kıracağıma kendi bacağımı kırdım...
öyle böyle yarı ciddi yarı şaka eğlenerek işlemleri bitirdik ve eve geldik. gülüyorum eve gelince bile ama sinirlerim bozulmuş ne yapayım. bir yandan işten ayrı kaldığıma sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. babam da "gül sen gül dedi" durdu. adamın içine doğmuş olmalı ki sonradan çok ağladım :)
gelenler gidenler arayıp soranlar... ilk iki hafta eğlenceli bile sayılabilirdi. ne çok akrabamız beni ne çok seven insan varmış diye düşündüm. getirilen sütler, meyve suları.. ooohh dedim. ayağa kalkamıyorum, ve bu durum çok lehime işledi: hiç bir ev işi yapmıyorum, her şey elime veriliyor, ayağıma getiriliyor.. prensesler gibiydim. tabi atelle duş alması çok sorun oluyor ama idare ediyordum. bu prensesliğimi bozamaz yani!
atel on gün kadar kaldıktan sonra kontrole gittik. ödem inmişti ama başka bir problem vardı: ameliyat! duyunca çıldırdım. bir sürü prosedürü içeriyordu ve en önemlisi de operatörün bana yaklaşımıydı. beni bir insan olarak değil sanki iş olarak görüyordu. yapacak başka bir şey de yoktu. ertesi gün hastaneye yatacak ve ameliyat olacaktım. sonra oradan çıkınca eşyalarımı toplamaya bizim hastaneye gittik. gelmişken dedim ki bir de bizim doktorlara görünelim. doktora göründüm ve canım doktorum ayağımı alçıya aldı :)) her şey tekrar yolunda gitmeye başlamıştı sanki.
sonraki haftalardaysa işin rengi değişti. arayan aradı soran sordu ve ben evde tek başıma kalmaya başladım. canım sıkılmaya başladı. dizi/film alışkanlığım olmadığı için tv izlemiyordum. kitap okuma alışkanlığım sadece nöbetlerde olduğu için onu istemiyordum. ne bileyim müzik dinlemek ya da internete girmek bile istemiyordum. sadece sürekli yemek ve sigara içmek istiyordum. durup durduk yere ağlamaya bile başlamıştım! evet işin rengi "gezmeye gitmek istiyorum yürümek istiyorum ben bir kaç ay eve böyle tıkılıp kalamam"a dönmüştü. tanrım sen ne yücesin ki bana pırıl pırıl bir psikolog arkadaş vermişsin :) onunla ve bir diğeriyle konuşmak iyi geliyordu. zamanla bunu da çözdüm.
sonra üds ye çalışmaya başladım, alese çalışmaya başladım.. her şey yoluna girdi.. üdsden 55aldım ama olsun. alese ise hiç giremedim çünkü merdiven çıkamıyordum. :) ona da olsun! ruh sağlığımdan önemli değil ya!
haftalar haftaları kovaladı ve sonunda alçımın çıkacağı gün geldi, harika!!! artık yürüyebileceğim diye sevinçten havalara uçuyorumm.... hastaneye gittik film çekildi ama ne olsun? daha ne olsun?? iyileşmediğini gördük benim moralim yine bozuldu. doktorun bekleyelim iki hafta sonra gel çağrısına artık ben dayanamadım zırıl zırıl eve varıncaya kadar kesintisiz iki saat ağladım. sonra bu moral bozuluğuma babamın "seni çiçekli köye götüreyim seni oraya buraya götüreyim gezdireyim" demesi bile iyi gelmedi. işte bu aşamada birden fikir değiştirip "hadi başka bir hastaneye gidiyoruz, kalkın!" dedim. çaresiz ailem de sağolsun hep destek oldular, beni trafik hastanesine götürdüler. gittik, yine filmler çekildi vs vs... doktor "çok kötü kırmışsın, hiç iyileşme dokusu yok, sen iki gün sonra şu doktorların birine muayeneye gel" dedi.
ah tanrım! ne çilem vardı çekilecek? hangi günahın bedeli bu?
randevu günü doktora muayene olduk. dedi ameliyat. kaçamadım bu sefer ne yapayım :) iki gün sonra ameliyat için sözleştik. ameliyat günü geldi, bir güzel ameliyatımızı da olduk ve bu günleri de gördük :) doktorlarımdan hemşirelerimden personelimden çok memnun kaldım gerçekten. ilk hafta çok ağrılı geçse de artık iyileşecektim. inanıyorum! ameliyatta öğrendiğim bir acı gerçek vardı: çok parçalı bir kırık, filme yansımayan çatlaklar ve bol kırık parçaları... doktorum da ameliyatta skopi denilen bir aletle gerçekleştirmiş ameliyatımı. ne güzel... yani bu "aldığım radyasyon japonyayı geçti, dünya biz çekik gözlüleri istemiyor!" demek. :)
velhasıl kelam, operasyon başarılıydı. aradan aylar geçti ve ben artık yürüyebiliyor düzeye geldim. bu acıklı unutamayacağım deneyimi de ilk bloglarım arasına girmesine karar verdim. sağlık personeli olmanın en kötü yönü ise konuştuğunuz her şeyin sağlıkla ilgisi olması sanırım. bir günlük gibi açtığım bu blogu da umarım sağlıklı bir şekilde sürdürebilirim. :)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder